Arzu Pınar Demirel

arzudemirel@headlinebpr.com

Köklü bir şirket olmak, türbülanslı zamanlarla, zor şartlarla baş edebilmek kolay değil. Artık bir şirketin ömrü, bir çalışanın ortalama kariyer süresinden daha kısa. Almanya’da  yaklaşık 18, Fransa’da 9 yıl olduğu belirtiliyor. Dünya Bankası’na göre Türk şirketlerin ortalama yaşıysa 34. Ancak Türkiye’deki işletmelerin %80’i beşinci yılına ulaşamıyor. Hayatta kalmak bir yandan bu kadar zorken; devam edebilenleri de çetin bir durum bekliyor. Bu sefer de ‘’yaşlı’’ algılanma, genç yeteneklerde heyecan uyandıramama ve çalışan profillerinden dolayı güçten düşme tehlikesiyle karşı karşıyayalar. 

Dinazorlaşmak, iş süreçlerinde sadeleşememek, hızlı olamamak gibi diğer riskler yerine; ben bu yazıda bu şirketlerin algılarını nasıl yönetebilecekleri üzerinde durmak istiyorum. Gençlik sektörüne hitap eden bazıları, reklamları ve duruşlarıyla farklı bir izlenim oluştursa da; basın toplantılarından, lider demeçlerine, marka mesajlarıyla birebir çelişiyor. Diğer sektörlerde olanların bazıları da, riskin büyüklüğünün farkında bile değiller. En iyi çalışanları, iyi ücret paketleriyle, iş güvenliğiyle çekebileceklerini; hiç olmazsa iş yerlerinin duvarlarını renklendirerek, öğle aralarında pinpon oynayabilecekleri sosyal alanlar, cafeler açarak; görünümü kurtarabileceklerini düşünüyor olabilirler. Ancak bunların hiç birisi sürdürülebilir çözümler değil. Elbette en doğrusu, her şirkete özel bir strateji geliştirmek. Mevcut durumunu, nasıl algılandığını, çalışanların beklentilerini analiz edip; kurumun kültürüne, ruhuna göre ilerlemek ve değişime ayak uydurmak. 

Gelin, bugün bu kadar ciddileşmeyelim. Çoğumuzun tanıdığı, oldukça köklü, hatta liderinin 90 yaşında olduğu bir kurumu inceleyelim: İngiliz Kraliyet Ailesi’ni. Bazı kişiler tarafından halkın üzerinde gereksiz bir yük olarak algılansa da; hala İngiltere’nin dünyadaki görünen yüzü, turistik açıdan önemli bir gelir kaynağ. Pek çok kişinin de ilgi ve sevgisini kazanmış durumda. Bunu nasıl başarıyorlar? Yaşlanmakta olan şirketlerimiz İngiltere Kraliyet Ailesi’nden neler öğrenebilir? Bu arada aşağıdaki örneklerin, resmi olarak İngiltere Kraliyet Ailesi tarafından açıklanmadığını belirtmem lazım. ‘‘Biz böyle yaptık, tecrübemizden siz de faydalanın’’ şeklinde bir açıklamalarına, ben rastlamadım. Üniversitelerde vaka çalışması olarak da işlenmedi. Aşağıdakileri, bir iletişimci olarak ben derledim.



1- Genç ve sevilen dış yüzler

Kraliçe II. Elizabeth saygı uyandırsa da; başka bir yüzyıl, hatta galaksidenmiş gibi bir duruşu var. Prens Charles ise, özellikle Diana’nın kaybından sonra ailenin yüzü olamayacak kadar antipatik bulunabilir. Oysa William, Harry ve Kate’e duyulan hayranlık gözden kaçacak gibi değil. Kraliyet ailesinin etkinliklerini dikkatle gözlemlerseniz, halkla temaslarında hiyerarşiyi izlemediklerini; her fırsatta bu sevilen ve genç üçlüyü de ön plana çıkardıklarını ve onların PR gücünden faydalanıldığını görüyorsunuz.

2- Aile dışından, üst düzey atamalar

Prenses Diana, kimse Aids hastalarının yanına yaklaşmazken, yanlarında oluşuyla, yardımsever duruşuyla, halka yakınlığıyla büyük beğeni toplamıştı. Diana, aileyle yollarını ayırsa da; prenses ünvanını hiç kaybetmedi. O, gönüllerin prensesi oldu ve mirası, çocuklarıyla devam etti. Aileye dışarıdan katılan diğer gelin, Kate Middleton da iradesi, diplomaside başarısı, hep güleryüzlü, sportif ve incecik oluşuyla hem gündemde, hem de seviliyor.

3- Ulaşılabilir, aynı hizada, sizin gibi

Kate Middleton’ın çocuklarla konuşurken, göz hizalarına eğilmesi dikkat çekici. Bunu hem kendi çocukları, hem de halktan karşılaştığı herkes için yapıyor. Karşısındakini dinlerken, selamlarken, halkın arasındayken beden dilini kullanma becerisi de üst seviyede. Göğsünü mutlaka konuştuğu kişiye dönüyor ve göz teması kuruyor. Karşısındakini kendi hizasına yükseltmesindeki tutum örnek alınmalı. Sekreterlerden ulaşılamayan üst düzey yöneticiler, müşteri odaklı olmayan kurumların ondan öğrenebilecekleri dersler var.

4-Aynı zamanda da ileride

Kate Middleton’ın her trendi takip eden bir moda ikonunda öte, bir prensese yakışan, kendi stilini oluşturması, uzun boyu, fit ve incecik oluşuyla da farklı bir duruşu var. Doğum kilolarını hemen veriyor, o kadar temsili görevi arasında, ailesinin ne yiyip, içtiğiyle kendisi ilgileniyor vb… Başaramayacağı, üstesinden gelemeyeceği hiç bir şey yok gibi. Bu duruşu; ‘sizin hizanızdayım ve ulaşılabilirim’ mesajıyla bir arada; çekiciliğini bir üst safhaya daha taşıyor. Çünkü insanlar asırlardır rol modellerine çekilirler. Yunan mitolojisinde Olimpos Tanrıları vardı, daha sonra imparatorlar, günümüzde ünlüler… Çocukca bir hayranlık gibi görünse de; aslında insanın daha iyi olabileceğine dair içinde taşıdığı bir umudun da göstergesidir. İçin için, kendine en yakın bulduğuna, yansımasına hayranlık duyar. Belki görünürde aralarında hiç bir benzerlik bulunmaz. Ancak onun en yüksek potansiyelini içinde taşır. Kate, mükemmeliğiyle, insanı doğasında bulunan bu arzuya da karşılık veriyor.

5- Aktif ve çalışkan

Kraliyet bülteninde (Court Circular) yer alan bilgilere göre, Kraliçe II. Elizabeth 2016 yılında, 385 etkinliğe katılmış. Ailenin en çalışkan üyesi, II. Elizabeth’in ikinci çocuğu olan, 66 yaşındaki Prenses Anne, 640 etkinlikle birinci sırada. Görüldüğü gibi aile üyeleri, yaşlarına da meydan okuyarak; sorumluluklarını yerine getiriyorlar. Yıl sonunda yayınladıkları bülten de, bir nevi faaliyet raporu yerine geçerek; çalışmalarınının kayıt altına alınmasını sağlıyor. Böylece ailenin en çalışkan ve tembel üyeleri de, ifşa olmuş oluyor.

6- Sosyal sorumlu

Sosyal sorumluluk misyonu taşıyan projelerle çok ilgililer. Prenses Diana’nın mirasını, günümüze taşıyarak; engelli sporculardan, Aids hastalarına; çeşitli alanlara halkın dikkatini çekmeye ve sosyal sorumluluk projelerini desteklemeye devam ediyorlar. Bu sadece iyi niyetten öte, aynı zamanda ’’bencil ve demode kraliyet ailesi’’ imajını yerle bir etmek için, akıllıca bir yaklaşım da.

7- Geleneklere bağlı, modernizmin de uzağında değil

Geleneksellikle, modernliği bir arada sentezlemek kolay değil. Kraliçe’yi cep telefonunda, what’s up kullanırken düşünemiyorum. Sanki sarayda da, eski model, kulplu, altın varaklı telefonlardan varmış gibi düşünüyor insan. Ancak burada da yine, ailenin gençlerinin görünen yüzler olması devreye giriyor ve kimsenin aklına zamanın ruhunu yakalayıp, yakalayamadıkları gelmiyor. 

8- Genciyle, yaşlısıyla birbirine bağlı

Bir önceki kuşakta, Kraliyet Ailesi’ndeki boşanmalar, mutsuz gelinler; içerideki huzursuzluk ve gerginliğin dünyaya duyurulmasını da sağlamıştı. Eğer bu durum böyle devam etseydi; İngiltere Kraliyet Ailesi’nin itibarı da günümüzdekiyle aynı olamazdı. Prensler, ne Prenses Diana’nın ölümünden dolayı babalarını suçladı; ne de asi, hayatta ne yapmak istediğini bilmez bir tutum içinde hayatlarını sürdürdüler. Özel günlerde, seromonilerde; aile halkın karşısında bir aradaydı; birlik mesajını verdiler.


Arzu Pınar Demirel
Harvard Business Review blogunda yayınlanmıştır. Mart 2017
Parlak, toplumda örnek olarak gösterilen gençlere bakıyorum. Hayalleri soruluyor, gelecekle ilgili planları... Eğitimlerine yurt dışında devam etmek istiyorlar genelde. Sonra çalışmak ve kariyerlerinde yükselmek. Hak vermemek mümkün mü, kim istemez?

Ama bir tanesi de demiyor ki; ''ben dans edeceğim, yıldızları izleyeceğim, benim koşullarıma sahip olmayan gençlere yardım edeceğim...'' Çoğunun hayalleri müdür olmakla, kariyer yapmakla, yükselmekle ilgili. Ne kadarı gerçek, içten, samimi? Programlanmışlar gibi.

Belki onlar da bilmiyorlar ne istediklerini. Eğitim sistemimizin geldiği nokta ortada. Meslek liseleri ihtiyaç duyulan seviyede değil. Üniversitelerden alanlarında uzmanlaşmadan mezun olunuyor. Dört gençten birisi işsiz. Onca yıl okumuş, hele bir de özel okullara gitmişlerse, birer servet harcamış gençler, eğer iş bulabiliyorlarsa, en düşük maaşla bile olsa, kendilerini şanslı hissediyorlar. Bana sorarsanız hayallerine de ket vurulmuş. Öyle olmasa, çoğunun hayali, aynı olabilir miydi? Yüksek lisans yapacağım, sonra müdür olacağım. Ben hep başarılı olacağım...

Olma. Ayağın takılsın, düş. Saplanıp kalma bir patikada. Farklı farklı yolları dene. Baktın sana uygun değil; yönünü değiştir, yeni bir yola sap. Bak bakalım, seni nereye çıkaracak. Neyi seviyorsun, ne yaparken zamanı unutuyorsun? Neye yeteneklisin? Onu bul. Boş ver başkalarının hayallerini. Seni ''örnek, parlak genç'' diye göstermesinler, sahneye çağırmasınlar, alkışlamasınlar. Önemli değil. Kendini tanı, ruhunun yapmak istediğini bul. Belki çakıl toplatacak sana, aylak aylak sahilde dolaştıracak. Aşık edecek sonra. Gözlerin ondan başkasını görmeyecek. Belki günlerce, gecelerce kapanacaksın bir odaya. Araştıracak, çalışacaksın, sonsuz bir merakla. Deli diyecekler sana. Belki fazla popüler olmayacaksın, facebook'a, whats up'a fazla zaman ayıramayacaksın. Adın sanın bilinmeyecek, takipçin de olmayacak pek. Değmez mi hiç; bir düşün... Sonunda kendini bulacaksın. Ezbere konuşmayacak,  aynı tornadan çıkmışcasına, binlercesiyle bir örnek olmayacaksın. Kendi, özgün hayallerin olacak. Hafta sonu ve tatiller için gün saymayacak, hayatının her anını dolu dolu geçireceksin. Sonuçta müdür olup, olmaman umrunda olmayacak. Alkışlanmak, onaylanmak da... Konumun, paran ve gücün için değil; seninle olmak isteyenleri çekeceksin yanına. Çünkü bu yol kolay değil. Risk almanı, belirsizlikle yaşamayı öğrenmeni, kimi zaman azla yetinmeyi gerektirecek. Hayallerini gerçekleştirmeni isteyenler, seni gerçekten, yürekten destekleyenler yanında olacak. Ve her şey tek bir soruyla başlayacak: Ben ne istiyorum?



Nutella büyük bir krizle karşı karşıya. Öyle ki belki raflardan toplatılacak, satışı yasaklanacak. İçinde kanserojen madde olduğu iddia ediliyor. Nutella'yı pazara süren Ferrora ise, Türkiye'de yazılı bir açıklamayla bunun doğru olmadığını duyurdu. Avrupa Gıda Güvenlik Kurumu'nun (EFSA), 200 derece üzerinde ısıtılan palmiye yağının diğer bitkisel yağlardan daha tehlikeli olduğunu açıklamasının ardından, İtalya'da palmiye yağı içeren Nutella kavanozlarının raflardan inmeye başladığı yönündeki haberlerin gerçeği yansıtmadığı belirtildi.

Nutella'yı kaşıklaya kaşıklaya tüketmeye bayılan ben, açıkcası kansere yakalanır mıyım diye düşünmedim. Elimden cep telefonu düşmüyor, laptopım kucağımda,  Internet çevremde sürekli açık, ailemden, özellikle de anne tarafımdan kanser genlerini alma ihtimalim çok yüksek. Yani bu hastalığa karşı duyarlı olup, dikkatli olsam, aslında fena olmayacak. Gerçi bu gibi haberlerin de etkisiyle, gitgide beslenme biçimimle daha çok ilgilenmeye başladım. Ve geçende bir bakmışım, çikolata yerine brokoli yiyorum. Sevmem sanırdım, hoşuma gidince, şaşırdım.

Çevremdeki sigara içen, her türlü ambalajlı ürünü, içerdiği maddelere bakmadan tüketen insanlardaki Nutella paniğini de ilk başta ilginç buldum. Küçük bir tüyo; üstünde ''doğal lezzet'' yazılı ürünler de doğal değil aslında. %100 doğal yazmadıkça, içine uzun ömürlü olmaları için türlü maddeler katılıyor. Sonra pazarlamanın bilimum tekniklerinden faydalanılarak; annenizin elinden çıkmışcasına, sofralarınıza ulaştırılıyor. Ancak yasal olarak, içindekileri beyan etmek durumundalar. Onlar küçücük puntoda, ambalajın arka tarafında yazılı. Kimyagerler anlayabilir belki, ancak biz vücutlarımızı nelerle dolduruyoruz, hangileri kansorejen, en ufak bir fikrimiz yok.




Nutella haberleri de bana kanserden daha çok, Stefano D'anna'nın liderlikle ilgili sözlerini anımsattı. Bir şirketin ömrünü kurucusuna bağlardı Stefano D'anna. Yazdığı Tanrılar Okulu kitabının hayatıma girmesi, annemi kaybetmemle aynı döneme rastlıyor. Kendisine de şahsen teşekkür etme fırsatını bulmuştum. Kitabının beni güçlendirdiğini, bu acıyla baş etmemi kolaylaştırdığını söylediğimde, gözleri dolmuştu. Artık aramızda değil, o da vefat etti. Pek çoğumuza dokunarak. Dini bizden farklı olsa da, ardından söylemek istediğim ''Allah rahmet eylesin.''





Stefano D'anna'nın vizyonunun, yönetim ve liderlikle ilgili görüşlerim üzerinde büyük bir etkisi var. Bu yazıya sığdırmaktansa, kitabını alıp, okumanızı tavsiye ederim. Ancak Nutella haberlerini okuyunca, şirketin kurucusu Michele Ferrora'nın geçen yıl vefat ettiğni anımsadım. İtalya'nın, hatta dünyanın en zenginleri arasında. Nutella ve bu ürünü üreten Ferroro firması onun düşü ve şirketin onun ardından büyük bir sarsıntı geçirdiği de ortada. 

Böyle olmak zorunda değil, ancak özellikle aile şirketlerinin sürdürülebilirlikle başlarının dertte olduğu ve 3. kuşağa geçmekte ne kadar zorlandıkları da bilinen bir gerçek. Kurucuları herşeylerini ortaya koyuyor, 2. kuşak, iyi bir eğitim alma şansına da sahip olup, eğer sorumluluğu üstlenirse; şirketi idare edebiliyor. Ancak 3. kuşağa geçişte çok büyük bir çalkalanma söz konusu. Belki rahat bir yaşamın içine doğmak, belki ''düşten'' uzaklaşmak... Tabi bu kuram herkes için geçerli değil. Ancak istatistikler, artık şirketlerin ömürlerinin, herhangi birimizin kariyerinden daha kısa olduğunu ortaya koyuyor. Ve bu tamamen analitik bir şekilde kanıtlanacak unsurlara bağlı değil. Aksine ince güç, zamanla daha büyük önem kazanmaya başlıyor. Vizyon ve ruh o şirketlere ve markalara değer katıyor. Olmazsa, olmuyor işte.


Nutella gibi pek çok şirketi, önümüzde zor günler bekliyor. Tüketicilerin gittikçe bilinçlenmesi ve ekonomik şartlardan dolayı değil sadece. Paradigma değişiyor. Dünya hızlı bir değişimden geçiyor ve sadece uyum sağlayabilen ve dönüşebilenlerin ayakta kalabileceği bir döneme hızla yaklaştık. İnsanlar artık anlam arayışında. Bu anlamı sunan, düşünün tutkusuyla yanıp tutuşan ve çevrelerine olan etkilerinin sorumluluğunu üstlenenler, fark yaratacak. Bu da günümüzdeki salt kar odaklı üretim anlayışının biraz ötesinde bir durum. Özetle ruhu olmayan,  simgesel olarak ''kansorejen'' olarak tanımlayabileceğimiz şirketlerin çok değil, 10-20 yıl içinde yok olacaklarına inanıyorum.Bu belki kansorejen madde söylentisiyle görünür olacak, ya da finansal borçlanmaların yüküyle. Bu dönemden, bir kaç markayı kurban ederek, kaçılamayacağını düşünüyorum. Arkası gelecek.

Şimdi Nutella'ya yüklenilmesini de, kelimenin tam anlamıyla ikiyüzlü buluyorum. Madem böyle bir hassasiyet var, o halde tükettiğimiz tüm ürünler testten geçsin. Görün bakın, değil yediklerimiz, soluduğumuz hava bile nasıl çıkıyor sonuçlarda. Dünyayı bu hale hep birlikte getirdik. Değiştirip, dönüştürecek olanlar da bizleriz. Belki yeni bir dünyanın düşünü kurmaya başlarız. 













Bu yeryüzü kadın bilgeliğini çok özledi. Zorlamayan, verilerle ispata çalışmayan, rekabet etmeyen, ezmeyen, yıkıp geçmeyen. Ancak bilen, sezen, izin veren, sevgi ve desteğiyle güçlendiren... Spritüellerden, astrologlara, dünyanın çeşitli yerlerinden pek çok kişi dişi enerjinin binlerce yıldan sonra, bugünlerde, geri geleceğini söyler oldu. İş dünyasında bile benzer söylemlerle karşılaşıyoruz. Eril yönetimlerin bugünün şartlarında başarılı olamayacağı; kaynakları tüketen, insanları sömüren bu düzenin değişmesi gerektiği belirtiliyor. Özetle bu gidişle, dünyanın geleceği hayra alamet değil.

Dişil enerji nedir? Sadece kadınlarda mı bulunur? Milyarlarca kadının yaşadığı bu dünyada nasıl olmaz? Neden şimdi geliyor? Gelen tam olarak ne gibi sorular, bir süre kafamı meşgul etti. Yıllardır bu konuyla ilgili, çeşitli seminer ve workshoplara katılmış, kimi zaman içimdeki negatif duyguları boşaltmak için yastık yumruklamış, kimi zaman karşımdakinin gözlerine bakarak meditasyon yapmış; liderlik akımlarını okumuş, kadın liderlerin hayat hikayelerini araştırmıştım. Bir durup, derin bir nefes alıp, ''ben kadınım'' diyene kadar; cevap aramadığım yer kalmamıştı. Kendim dışında.

Kadın ve erkek fark etmeden, hepimizin içinde dişil enerji mevcut. Aynı şekilde eril de. Kimileri her ikisini dengeye getirebiliyor. Özellikle insanlık yolunda ilerlemiş olanlar. Kimilerinde birisi daha baskın. Bu çok doğal. Doğal olmayan, çevremizde gördüğümüz ve  kadınlık diye pompalanan hiç bir şeyin, dişil enerjiyle bir ilgisinin olmaması. Yani gerçekten içinden gelmediği halde, aşırı seksi ve frapan giyinen bir kadın da, çocukları için saçını süpürge eden ve bunu her fırsatta başa kakan da, doğrularını söylemeyerek, idare eden ve sahte bir uyum içinde yaşayan da, kadın haklarını savunurken kendi dişiliğini bastıran da; hiç birisi değil. Eril düzen içinde, kendi özünden uzaklaşmış, sanki abartılı makyaj yapıp, ruju tüm yüzüne bulaştıran, topuklu ayakkabılarla yürüyemeyen, büyükleri taklit etmeye çalışan çocuklar gibiler.

Dişil enerjiyle ilgili söylenen, kadınların çok büyük baskılardan geçtiği için, kendilerini geri çektikleri. Öyle ki zamanla bilgelik ortadan kayboldu ve günümüzdeki savaşların ve sefaletin sürdüğü; kendi kendini tüketen bu dünyanın düzeni kuruldu. Ve bu dünyada kadınlar, erkeklerin egemenliğinde, uyum göstermeye zorlanarak; kimliğini korumaya çalışanların cadı diye yakıldığı, bir erkekle beraber oldu diye taşlanarak öldürüldüğü, satıldığı, tecavüz edildiği, evlere kapatıldığı çağlardan geçmek zorunda kaldı. Pek çoğunun, rahminin ve kendi gücünden  haberi olmadı. Çocuk doğurmak, bakmak ve tüm enerjisini ailesine vermek zorundaydı. Aksi halde yaşamı tehlikeye girerdi.

20. yüzyılda değişim başladı. İlk adımlar kadınların erkeklerin dünyasında, onların kurallarına göre oynarlarsa ayakta kalabileceklerini bilerek atıldı. Vatkalarla geniş omuzlara sahip olundu, penisin bir sembolü olan sigaralar ellere alındı, güçlü ve sert bir duruşla adım adım ilerlendi. Kadınlar, yine, özgürlüklerini geri alabilmek uğruna ağır bir bedel daha ödemek zorundaydı. Bu sefer hayatlarından değil, kadınlıklarından vazgeçtiler.

Şimdi, artık buna gerek olmadığı ve dişil enerjinin müthiş büyük bir güçle yeryüzüne inmeye başladığı söyleniyor. Analitik zekalar bunun hurafe olduğuna inanabilir. Kanıt sunacak değilim. Önümüzdeki 10 yıl içinde bile, değişimi hep birlikte göreceğimize inanıyorum. Sadece araştırdıklarım ve okuduklarım değil; hislerim, özellikle de duyduğum özlemin büyüklüğünden dolayı buna inanmaya başladım. Birdenbire annem ve onun gibi kadınların bilgeliğini ne kadar özlediğimi fark ettim. Onlarla konuşmak, açılmak, yargılanmadan kabul edileceğini bilmek ne kadar güzeldi. Aynı zamanda çok güçlüydüler de. Sanki dünya batsa, onlar önüne geçebilirdi.Öyle bir his uyandırırlardı.

Kadim dönemlerde kadın çemberleri olurmuş. Kadınlar, ayın döngülerini takip ederek; bir araya gelir, birbirlerini sağaltır, yaralarını birlikte iyileştirirlermiş. Konuşarak, dertleşerek, birbirini düşünüp, önemseyerek... Kimi kadınlar birbirlerine en büyük kötülükleri yapmaya devam ederken; bu rituelleri ve gelenekleri yaşatanlar da oldu. Ve ne şanslıydım ki, onlarla da yolum kesişti. Yıldızlara, kitaplara, Internet sayesinde dünyanın dört bir yanındaki kaynaklara ulaşabilen ben; en son kendime yaklaşabildiğim için, gözümün önünde modellerin olması önemli. Hem olumlusu, hem de tam aksi. Hem dişiliğin çarpıtılmış, çeşitli vecheleri; hem de kendisi. Her ikisi de, bende, sizde, bizde mevcut. Belki, DNA'ımızdan geçen, belki de annelerimiz ve yakınlarımızdaki kadınların kültürel aktarımlarıyla canlı tuttuğumuz, bizlerde olan gerçek gücümüz ortaya çıkabilir. Ve değişim başlar.Başlasın!




29 Aralık Perşembe sabahı, yeni ay var. Yeni yıla bu kadar az kalmışken ve 2016, numerolojik olarak 9'a, sembolik olarak da bitiş ve tamamlanışlara denk gelirken; yeni ay da anlamlı oldu. Yeni başlangıçlar, hayatta neyin anlamlı olduğunu düşünmenin ve ona göre ilerlemenin zamanı tam. 2017'nin numerolojisi de 1 üstelik. Bir dönemi ardında bırakarak, yenisinin başlayacağı anlamına geliyor. Hangimiz 2016'nın artık bitmesini istemiyor ki?

Şahsen geçirdiğim en zor yıl değildi 2016. Ancak sorsanız, ''aman bitsin artık'' dediğim ilk yıl oldu. Daha önce toplumsal olaylarla bu kadar mı ilgili değildim; işin faturasını içinde olduğumuz yıla mı çıkarmazdım, bilmiyorum nedenini. Ancak bu sefer, 2016 yılı da; tüm kayıplarımızdan, dünyadaki zulüm ve cehaletin egemenliğinden nasibini aldı. Ve ben artık bu devrin kapanmasını istiyorum.  2017 için barış diliyorum.

Yeni yılınız, sevdiklerinizle beraber, mutlu, huzurlu, güzel başlangıçlarla geçsin. Barış bizimle olsun.
MUTLU YILLAR.



Bu yazıyı iletişimci kimliğimin dışında, kafamı toplamak ve kendim için küçük notlar almak için yazıyorum. Yani Amerika’nın 2016 seçimleri için profesyonel bir analiz beklemeyin lütfen. Televizyon kanalları bu profesyonellerle dolu. Hatta siyasetin en usta isimleri de Beyaz Saray ve çevresinde olmayacak da, nerede olacaktı? Alanlarında çok uzmanlar, ancak öngörü noksanı oldukları da ortada; yoksa Hillary’i aday göstermezlerdi. Seçim sonuçları neredeyse Hillary’nin yıllar önce, Obama ile yarıştığı yerlerle aynı. Amerika’nın kültür düzeyi yüksek eyaletlerinde Hillary desteklenirken; diğer yöre halkları oylarını hep diğer adaydan yana kullandı. Obama hem siyah oluşuyla, ABD’ye geçmişinin suçlarını aklama fırsatı verecekti, hem de yeni bir ses oldu; hep parlaktı. Ancak bu sefer ibre, Dallas’la büyümüş, ’‘benim memurum işini bilir’’ anlayışıyla başlayan, bir kültürel esnemeye maruz kalan bizlerin anlamakta zorluk çekmeyeceği Trump’dan yana oldu. Yalnız Amerika’da bu kültür esnemesine geçit verilmiyor. Hillary’nin kendi özel adresinden e-mail atması bile inanılmaz bir skandal olarak görüldü. Bir kaç trilyoncuk götürülmesinin sonu oralarda hapisle bitiyor anlaşılan. Yine de seçimleri kaybetmesinin sebebi görevini kötüye kullanması değildi.İngiltere’de Brexit’le de kendisini gösteren; ‘‘diğerleri önemli değil, aman bize bir şey olmasın’’ anlayışı, milliyetçilik akımı, ekonomik krizlerin korkutucu gölgesinin etkisi var. Etkileyici kaybediş konuşmasında, kadın olmasının üzerinde durdu Hillary. ‘‘Ben olmasam da, bir gün, bir kadın bunu başaracak’’ dedi. Güzel bir yaklaşımdı, ancak seçimi kaybetmesinin nedeni cinsiyetiyle alakalı değildi bana göre. Eğer aday Michelle Obama olsaydı, sizce seçilir miydi? 

Hillary hep fazla güçlü, mükemmel ve korkutucuydu. İletişimde altın kuraldır; (özellikle de konu siyasal iletişimse) ‘‘bizden biri’’ olarak görülen adaylar seçilir. İnsanlar bağ kurmak ister. Sesinin duyulmasını, önemli olduğunun görülmesini. Oy verdikleri adaylar, beğendikleri sanatçılar tüm o lüks yaşantılarının içinde, koruma ordularının ardından bile; sanki bir kol uzaklıkta olduğu izlenimini oluşturmuştur. İnsanın gözünün içine bakar, dinlerken başını bir parça eğer, halden anlar vb. Zor dönemlerden geçen veya bireyselliğini kazanamamış insanlarda ve toplumlarda, bu özelliklerin yanına babacanlık da eklenir. Yeri geldi mi öte mahallenin oğlanlarını korkutacak, sizi dünyanın tüm dertlerinden uzak tutacak, koruyacak bir baba figürü. Bu kişinin bir baletin zerafetinde olması zaten beklenmez. Konu Amerika seçimleriyse, en azından uluslararası ilişkilerde ülkeyi temsil edebilecek kadar diplomasiden anlayabilen birisi olması kafidir. Trump’ın güçlü yanı bu değil, hatta herkes kıracağı gaflardan endişeli. Ancak seçmenlerle bağ kurabildi. Hillary bunu yapamadı.

Bir diğer önemli konu kampanya mesajıydı. Hatırlar mısınız; Obama’nın ‘‘yes we can - yapabiliriz’’ ve ‘‘change - değişim’’ sloganları benim hala aklımda. Trump da; ‘‘yeniden büyük olabiliriz’’ dedi. Hillary ne dedi?

Pek parlak bir seçim dönemi sayılmazdı. Ne ekonomi, ne iklim değişikliği, ne teknoloji liderliği; hiç birisi seçimin odak noktası değildi. Taciz ve e-mail skandalı aylardır ekranlardan eksik olmadı. İşte bu noktada kadın ve erkek arasındaki fark kendisini belli etmeye başladı. Ne de olsa erkeğin elinin kiri değil mi? Trump’ın kadınları aşağılaması sineye çekilebildi. Ama Bay Clinton’ın Hillary’i aşağılaması?


Bana göre, Amerika seçimini aileden yana kullandı. Trump tüm çocukları ve eşiyle sahnedeydi. Bir bütün olarak, ortak amaç uğruna, hep birlikte, herşeylerini ortaya koydular. Hatta kampanyasının göbeğine yabancı düşmanı söylemlerini oturtan Trump’ın eşinin sonradan Amerikalı olması bile gölge düşüremedi. İnsanlar karşılarında bir aile gördüler. Biraz fazla makyajlıydılar, ama olsun.

Hillary ise, (bunu yazarken, canım acıyor) daha kendi eşini elde tutamamıştı ve bunu sağır sultan bile duymuştu.Hiç bir ilişkiyle ilgili, uzaktan yorum yapmak bana düşmez. Ne olmuştur, geriye çok iyi bir dostluk mu kalmıştır, yoksa o bile politikanın bir parçası mıdır, ben bilemem. Ancak bir adaysanız; insanlar sizi bir bütün olarak değerlendirir. ‘‘Ailesini yönetemeyen, ülkeyi nasıl yönetir’’ seçimlerin subliminal mesajıydı. Kimse sesli olarak dile getirmedi, hatta bundan dolayı Hillary’nin kaybedebileceği öngörülemedi bile.Trump karikatür gibi, Hillary ise hem tecrübeli, hem de çok güçlüydü. Seçim sonuçları belliydi. Medyanın entellektüel düzeyi yüksek yayın organları da, Hollywood ünlüleri de, Deepak Chopra gibi spritüel mistikler de Hillary’nin yanındaydı. Araştırma şirketleri de; ara ara Hillary’nin kazanacağını duyurdular. Ve yine yanıldılar.

Aldatma her ne kadar toplum içinde çok yaygın olsa ve boşanma oranları artsa da; ‘‘aile’’ kavramı da önemini koruyor. Hatta geleceğin belirsizleştiği, şartların zorlaşabileceği dünyada; insanın sığınabileceği bir ailesinin, yukarıda da değindiğim gibi babasının olması öne çıkıyor. Aldatma ve aldatılma 50 yıl öncesinde olduğu gibi saklanacak, gizlenecek, utanılacak bir olay değil artık. Güç ve serveti de üstüne eklerseniz; bazı insanların yoldan sapmaması için rahip, Dalai Lama veya tasavvuf ehli falan olmaları lazım. Ancak hiyerarşik düzeyde en üstlere oynuyorsanız; buyrun sonuç. Bir aday ailesiyle sahnedeydi, diğeri tek başına. Hillary de her ne kadar, ara ara bir nine olduğunu hatırlatmaya çalışsa da; bu sadece Rus basının ilgisini çekti, Amerikalılar’ın değil. Sonuçta eline tarçınlı, elmalı kekten ziyade; kalemin daha çok yakıştığı bir tipi var Hillary’nin.



Medya ve Hollywood’un etkisi önümüzdeki dönemde Amerika’da tartışılacağa benziyor. Ne de olsa bu seçimlerde etkili olamadılar. Ama ben yine de çok renkli ve hareketli Amerikan filmlerini seviyorum. Eleştirilere ve beklentileri karşılamadığı söylentilerine rağmen, Dr. Strange’i izledim geçenlerde. Çok başarılı, ancak sadece kendini düşünen, bencil bir cerrahın geçirdiği bir kaza sonucu, artık ellerini kullanamayacak oluşuyla başlıyor hikaye. Tabi darmadağan oluyor ve şifanın yollarını Uzakdoğu’da aramaya başlıyor. Hikaye sonrasında büyü, astral seyahat ve iyiyle kötünün klasik savaşıyla devam ediyor. Filmin eleştirildiği nokta, bencil cerrahın Dr. Strange’e dönüşürken; karakterini de ehlileştirmesi, egosunu törpülemesi beklenirken; olduğu gibi kalmasıydı. Bu eleştiri başka ülkelerde de yapıldı mı, bilmiyorum; Türkiye’de gözüme çarptı. Nasıl olur? Bu kadar egoist birisi nasıl güçlü bir mistiğe dönüşür? Bu durumu kabullenmekte zorlananlar oldu.  Ben zekasının kuvvetini ve mantığıyla doğru kararlar almasını sevdim. Herkesin belli kalıplara sıkıştırılmasını doğru bulmuyorum. Herkes sevgi kelebeği gibi ortalıkta uçuşmak zorunda değil. Yetenekli ve zeki birisi, ‘’iyi’' bildiklerimizden daha hızlı yol alabilir. Hem biz her şeyi bilemeyebiliriz, herkesin iç dünyasını, mizacını, vicdanını şıp diye bir bakışta göremeyebiliriz, değil mi? Biraz da yola güvensek. Yol eğitir adamı, seçtiğini, potansiyel gördüğünü, değil mi?

Dr. Strange’e nereden mi geldim? Hollywood hikayeleri, toplumun şimdiki durumunu yansıtır. Filmde kimsenin salt iyi veya kötü olmadığı vurgulanıyordu. ‘‘Sadece kendi iblislerimizi denetim altına almayı öğreniriz. Onlar hep oradadırlar, kaybolmazlar’ deniyordu. Yani batıda artık kötülüğün varlığı kabul edilmiş durumda. Bu eğilimler var, ancak farkında olabilecek zeka ve denetim altında tutabilecek iradeye saygı duyuluyor. Yani insanlar artık siyahla, beyaz; kötüyle, iyi arasında seçim yapmıyor. Güce bakıyor.

Hillary hep güçlüydü. Trump da öyle. İki adayın gücünü karşılaştırdığımızda; yani siyasetle - ticareti, kesin bir sonuca varamıyorum. Ancak Trump’ın tacizci, ayrımcı, kapitalizmin görünür yüzü olmasının; yani kolaylıkla ‘‘kötü’’ birisi olarak algılanmasının insanların seçimlerini etkilemeyeceğini anlayabiliyorum. Güçlü mü, becerikli mi; ona bakılıyor. (Trump becerikli demiyorum. Öyle algılanmış. Koca patron sonuçta.)

Özetle seçimde bir kadın ve bir erkek rekabet etti. Ancak Trump cinsiyetinden dolayı kazanmadı. Yani insanlar anneleriyle, babaları arasında bir seçim yapmadı. Ticaretle, siyaset; geleneksellikle, modernlik; bağnazlıkla, çağdaşlık; kapitalistle, elit arasında seçimini yaptı. Ve Trump Amerika Başkanı oldu. İnanılır gibi değil, değil mi?
Not: Fark ettiyseniz; her ne kadar Hillary’i uzak ve soğuk olarak değerlendirsem de; onu ilk adıyla, Trump’ıysa hep soyadıyla yazmışım. Hillary ile daha çok bağ kurduğumu gösteriyor bu durum. Onun üzerinden yaptığım değerlendirmeler de, kendime notlardı aslında. İşimi kurduğumda bana da hep ‘‘çok ciddisin, oynak ol’’ gibi önerilerde bulunuluyordu. Sıcak, sevimli, ‘‘ayy hayatımlı’’ konuşan, herkese mavi boncuk dağıtan birinin, benden daha başarılı olacağı düşünülüyordu. Ben hep çok çalışan, direk işe odaklanan, insanlarla da işimle ilgili iletişim kuran biriydim. Hala öyleyim ve kendimi farklı bir şekilde de sunmuyorum. Olduğun gibi görünmenin en iyisi olduğunu düşünüyorum.Ve hala çok koşturuyorum, çok çalışıyorum, kendimi anlatmakta da zorluk çekiyorum. 

Rol modeli olarak gördüklerim hep güçlü kadınlar oldu. Bundan dolayı Hillary benim için hep ön adıyla var oldu. İletişim tarzı ve hayattaki duruşu onu Amerika Başkanlık koltuğuna taşımadı. Oysa kim bilir eşinin Başkan oluşu bile, belki de onun sayesindeydi. 


Eğer işte başarılı olmak hedefleniyorsa; toplumun desteği şart. ‘‘Ben buyum, anlayan anlar’’ yaklaşımı sonuç vermiyor. Bağ kuracak bir yol bulmak gerekiyor. ‘‘Oynak ol, fingirde’ şeklindeki amatör önerileri dinleyecek değilim. Ancak ben ve benzerlerim Hillary’nin yolundan emin adımlarla ilerlerken; onun deneyimini doğru değerlendirmek istiyorum. Biraz değişim gerekiyor. Ve yapabiliriz, inanıyorum. Yes we can. Obamalar’ı özleyeceğim.


Günce Gözütok, New York Moda Haftası'nda, takip edilecek yeni modeller arasında gösterildi.

-------

Bundan iyisi Şam'da kayısı diye pek kullanmadığım ama bildiğim bir söz vardır. İltifat etmek,  işin ne kadar iyi yapıldığını belirtmek ya da karşımızdakinin ne kadar güzel, yakışıklı, uzman, becerikli vb. hangi alanda sivriliyorsa onu vurgulamak amacıyla söylenir. Herhalde vakti zamanında Şam kayısıları pek meşhurdu, bulunması zordu, söz de oradan türedi. Şam kayısısı günümüzde o zamanki şanını koruyamamış olsa da, bu söz kaldı geriye. Ve büyük bir çoğunluk Şam kayısılarının peşinde olmaya devam ediyor. Kayısının en iyisini, Şam'dan gelenini istiyor kendisi için. En iyi iş yerinde çalışmak, en iyi adayı işe almak, en iyi evliliği yapmak, kendisini kanıtlamış, kitapları çok satanlar listesine girmiş, bir bakışta karşısındakini hemen çözüverecek koçla çalışmak...Yalnız bu koç öyle saatine milyarlar falan da istemeyecek, ucuz olacak. İş başvurularında bulunan adaylar için de geçerli bu.Eş de müthiş olacak, ancak fazla bir beklentisi olmayacak; sizin öyle sıkıntıya gelemeyeceğinizi hemen anlayacak. Patron da üstüne düşen tüm vazifeleri yerine getirecek, sonuçta değerli zaman ve emeğinizi veriyorsunuz. Bunu anlayan, çalışanlarına değer veren, yatırım yapan, onları geliştirecek birisi olacak. Aslında böyle birisini bulursanız, kaçırmamak lazım. Bana da haber verirseniz sevinirim. Yalnız eğer o da Şam kayısılarına meraklıysa ve siz Anadolu topraklarında yetişmişseniz ne olacak? Malatya kayısısı bile değil, öyle herhangi bir yerinden. Gerçi fena değilsiniz, yani vasat sayılmazsınız, ama nasıl anlatsam; meşhur da değilsiniz. Sizi kim alacak? Alanı siz isteyecek misiniz, hani en iyilerini kendinize layık görüyordunuz ya.

Hürriyet Gazetesi'nde Günce Gözütok'un haberini okuyunca, güldüm kendi kendime. Şam kayısısı peşinde olanlar tarafından çok kara kuru bulunmuş. ''Burnunu yaptır, öyle gel'' denmiş. Model olmak istemiş Günce. Ama Türkiye'de çok zorlanmış. Ne de olsa Türkiye'deki moda haftalarında da, defilelerde de genelde aynı isimlerle çalışılıyor. Aynı botokslu yüzler, kısılmış gözlerle, derin bakışlar...Günce bizim anlayışımıza göre en iyisi olamayacak bir model adayıymış. O da ''O zaman New York'a gideyim ben'' demiş ve daha adım atar atmaz keşfedilmiş. Çünkü Günce dünya standartlarında.

Biz modellikle, güzellik kraliçeliğini birbirine karıştırıyor olabiliriz. Geçende bir genç kızla sosyal medya üzerinden çok kötü dalga geçilmişti. O da dünya standartlarında. Güzel sayılmasa da, yüzünün uzunluğu, gözleri ve stiliyle dünyada hemen dikkat çekebilir. Ama bizde olmaz, ilerleyemez, güzel bulunmaz. Çünkü biz Şam kayısılarına layığız. En iyisini isteriz. Dünyada modaya yön verenler arasında yer almasak da; New York, Paris moda haftaları konuşulurken, ben bile Instagram'dan neredeyse her anlarından haberdar olmuşken; İstanbul'da düzenlenenle hiç ilgilenmemişken; ''sen iyisin'', ''sen bizimle değilsin'' demeyi kendimize hak görebiliriz. Beğenmeyip, onca genci, yeteneği kolayca harcayabiliriz, değil mi? Ve bu sadece moda sektöründe geçerli değil.

Sormak istiyorum böylelerine: Şam kayısısı kaldı mı?

Siz Şam kayısısı peşinde koşarken, çoktan demode oldunuz. En iyileriyle çalıştığınızı düşünüyor olabilirsiniz; ancak ne siz, ne de onlar en iyiler arasında değilsiniz. En iyiler, yani dünyada sektörlerinde standartları belirleyenler, sizin beğenmediklerinizi baş tacı yapıyorsa; bir dönüp kendinize bakın derim. Günce Gözütok gibiler var olabilmek için New York veya başka yabancı şehirlere gitmek zorunda kalıyorsa; dünyada kültürün başkenti olmaya aday güzelim İstanbul'un Şam yani Suriye'nin başkentine dönmesine az kalmasın da!


Gülse Birsel'in çok eskiden yazdığı şu yazı tesadüfen Internet'te karşıma çıktı. Siz hiç ev kadını oldunuz mu?

Evet, ben oldum çünkü yalnız yaşıyorum ve arkamdan evi derleyip, toparlayacak kimse yok. Ancak ev kadınlığıyla tek işinin bu olması kast ediliyorsa; tam da sayılmam. Çünkü evli değilim ve babamı da kaybettim. Dolayısıyla 10 yılın üzerinde bir zamandır,  hem dişil, hem de eril rolleri üstlenmek zorunda kaldım. Bu beni zaman zaman zorladı, çünkü hiç bir şey kolay olmadı. Ne hazır kurulmuş bir işi devir aldım, ne kurumsal hayatta devam edebildim. Bir de üstüne üstlük girişimci oldum yani. Bu eril enerjimin daha da artması anlamına geliyordu. Belki de bazı kadın arkadaşlarımla aramın açılmasında bunun etkisi vardır.Artık daha rasyonel ve akılcıyım. Romantik bir genç kız olduğum günlerden çok farklıyım.

Çevremde hiç çalışmamış veya çocuk doğurduktan sonra iş hayatından ayrılmış arkadaşlarım da var. Sürekli ne kadar yoğun olduklarından bahsediyor bir kısmı. Yazlığa gitmek bir dert, dönmek başka dert. Anlıyorum da tabi, tüm evi temizlemek, yerleştirmek, çocuklar, her güne yeni yemekler yapmak vs. Ancak hallerinde, (belirteyim ama hepsinin değil, bir kısmının) beni rahatsız eden bir şeyler de var. Gülse Birsel'in yazısını okuyunca anladım. ''Ev insanı yutar, dikkat edin'' diyordu Gülse Birsel. Onlar da sanki yutulmuş, uyuşturulmuş gibiydiler. Üç-dört ay tatil yapma fırsatını bulmuşlar, ama başka hiç bir şeye enerjileri kalmamıştı. Düzenlerine fazlasıyla alışmışlardı. Bazen böylesi işlerine mi geliyor diye düşünmedim de değil. Çocuktan dolayı işe dönmek istemiyorlar; ancak bu kararları gerçekten çocuk için mi, yoksa  o tempo gözlerini korkuttuğundan mı bilemiyordum. Tamamen iş hayatından kopmasın, kadın kadına da destek olsun diye freelance işler önerdiklerimin de maalesef zaman ayırabildiklerini görmedim. Çalışmadan, para kazanmak mümkün mü bu dünyada? Eşleri ne düşünüyordu acaba? Bu bağımlılık ve teslimiyetten hoşlanıyor; yoksa ''bu da kapağı bana attı'' diyerek, saygısını mı kaybediyordu her geçen gün? Sanırım bu konuda bir genelleme yapamayız. Her ilişkinin dinamiği farklı olmalı. Bazı arkadaşlarımı, çocuklar da yuva ve okula verilme yaşına geldiklerinde eşleri zorladı tekrar çalışmaya. Şimdi bunu sadece para ihtiyacından değil, sevgilerinden dolayı da, kadınların da bir hayatları olsun diye yaptıklarını görebiliyorum.

Aile hayatının her şeyden önemli olmasını anlayabilirim, ancak başka kimseye ve hiç bir şeye önem ve zaman verilmemesini anlayamıyorum. Maalesef ben de bazı arkadaşlarımı kaybettim bu süreçte. Dost olunmamasını; yanımda, yakınımda hiç olmamalarını kaldıramadım bazılarının. Üzüldüm ama yolları ayırdık. Belki de onlar da bekar birisini artık çevrelerinde istemedi. Arada süslenip buluşup, kahve içip; havadan sudan konuşmak benim iş dertlerimi dinlemekten çok daha keyiflidir eminim.

Çalışan arkadaşlarımda köklü bir değişim görmedim enteresan bir şekilde. Üniversite veya iş hayatına ilk atıldıkları yıllardan bu yana, elbette ki onlar da büyüdü, hatta farklı yollara da gittiler. Ancak hala rahatlıkla iletişim kurabiliyoruz çoğuyla. Asıl onların halleri içler acısıyken, çünkü ev işlerinin %100'ü, çocukların sorumluluğunun da çok büyük bir kısmı üstlerinde; yine de zaman bulabiliyorlar. İçten bir sohbete, arada da olsa görüşmeye, hatta tatile çıkmaya, kendilerine bakmaya. Böyle kadınlar da ayrılmış olabiliyor. Kendisi gibi güçlü bir erkekle karşılaşmamış ve hayatını yalnız geçirenler de azımsanmayacak bir sayıda.

Çocuğum olmadığı için bilemem. Bir çocuk, bir kadının tüm hayatını gerçekten almalı mı? Onun için en iyi şartları kadının %100 zamanı, dikkati, emeği mi sunar? Bir toplum için en ideal model çalışan bir koca ve evde çocuk bakan bir kadından oluşan ailelerden mi oluşur? Ya çok yetenekli kadınlara ne olacak? Tek üretimleri ve yaratıcılıkları evle mi sınırlı kalacak? Bir çocuğa bir kadın ve geri kalan her şey erkeklerin...

Samimi bir şekilde kafamın karışıklığını döküyorum burada. Kimse alınmasın. Annelerin fedakarlığını kimseler ödeyemez. Çalışanının da, çalışmayanın da. Ancak onlara övgüler düzmek veya iş hayatındaki kadınlara karşı olan haksızlıklara çözüm sunmak için yazmıyorum bu yazıyı. Bir kısmı zaten bir yere gelemeyeceklerine inandıkları için de geri dönmekten korkup, eve kapanıyor. Savaçcı ve eril bir dünyada kendi seslerini duyuramıyorlar. Bir kısmının gelir durumundan dolayı çalışmama gibi bir seçeneği yok. Bazılarıysa her geçen gün daha fazla üşengeçleşiyor, tatil yapıp yoruluyor, anne ve yardımcılardan oluşan destek grubuna rağmen hayatın tüm yüklerini omuzlarında hissediyor, ev tarafından yutuluyor. Ancak herkesin seçimine saygı duymalı. Herkes benim gibi oradan oraya koşturmayla geçen bir hayatta, gün gelecek ölümle bile  çok çalışırken buluşmak zorunda değil. Hangi yol en iyisi, en ufak bir fikrim yok! Orta bir yolu bulup; dengeyi sağlamalı sanırım. Ve eğer bu hayat yolunda, bir gün tek başına yürümek yerine; bir erkeğe gönlümü verirsem, onun da beni işimde desteklemesi daha iyi olurdu. Fedakar, kurban kadın modeline dönüşmek yerine; birlikte, el ele ilerlemek isterdim.


GDO, genetiği değiştirilmiş organizmaların kısaltması. Kimilerinin korkulu rüyası, kimine göreyse nüfusu artan ve gıda kaynakları azalan dünyamızın olmazsa olmazı. Benim de temkinli yaklaştığımı belirtmem lazım. Ancak taraftarı olalım ya da olmayalım, hiç birimiz pazara veya markete gidip, GDO satın almıyoruz. Aldığımız yiyeceklerin tohumları GDO'lu olabiliyor; sütü ve etinden faydalandığımız hayvanların, özellikle de büyüme hormonuyla yetiştirildiyse genetiği değiştirilmiş olabiliyor vb. Dolayısıyla kendimize göre yediğimize, içtiğimize, sağlığımıza dikkat ettiğimizi sanırken; dolaylı yoldan bu genetiği değiştirilmiş organizmaları bünyemize katmaya devam ediyoruz. Yol açabileceği zararlar arasında maalesef kanser de yer alıyor. Araştırmalar, davalar, PR çalışmaları yıllarca sürse de; haberlerde önce sağlığa zararlı olduğunu duysak, sonrasında resmi otoriler öyle olmadığını açıklasa da GDO insan sağlığını tehdit etmeye devam ediyor. En son bilgi; Monsanto tarafından pazarlanan Glyphosat marka tarım ilacının kansere yol açabileceğinin saptandığı yönünde oldu (Kaynak: Deutsche Welle). Monsanto mısır, soya fasülyesi, pamuk, buğday ve şeker kamışı gibi genetiğiyle oynanmış tohum ürünleri ve tarım ilaçları üretiyor.

Alman ilaç ve kimya devi Bayer, 66 milyar dolara Amerikan Monsanto şirketini satın aldı. Monsanto, dünyanın en şeytani firması olarak da tanınıyor. Bu kötü ününü GDO'ya ve çiftçilere çektirdiklerine borçlu. Monsanto, eğer GDO'lu tohumlar rüzgarla bile geçmiş olsa, çiftçilere dava açıp, hak talep ediyor.  Bu satın almayla birlikte Bayer, dünyanın en büyük tohum ve tarım ilaçları üreticisi haline geldi. Ancak özellikle de Alman çevreciler çok tepkili. GDO'ya alışmış ve obeziteyle yıllardır mücadele edemeyen Amerika gibi olmaktan endişeliler. Tohum çeşitlerinin azalacağı ve fiyatların yükseleceğini de ekliyorlar.

Bayer CEO'su Werner Bauman ise; nüfus artışının ve iklim değişikliğinin tarım endüstrisinin önemini artırdığına ve 2050 yılına kadar dünya nüfusunun üç milyar artacağına dikkat çekiyor. Küresel gıda ihtiyacının karşılanması için yeni teknolojilerin kullanılması gerektiğini savunuyor. Monsanto satın almasının hissedarlara, müşterilere, çalışanlara ve toplumun geneline büyük fayda sağlayacağını söylüyor.

GDO ile normal bir tüketici kadar ilgiliyim. Uzmanlık alanımsa iletişim danışmanlığı ve itibar yönetimi. Dolayısıyla bu satın alma, iletişimci olarak da dikkatimi çekti. İtibar sıralamasında, tüketiciler tarafından ilaç sektörüne güvenin azaldığı Gallup 2016 Araştırması'na göre biliniyor. 25 sektörün itibarının sıralandığı listede ilaç en sonlarda yer alıyor.Küba'da kanser aşısının geliştirildiği ve ücretsiz dağıtılacağı haberleri, Bayer'in Monsanto satın almasıyla aynı zamanda yayıldı. Her ikisinin de sektörün itibarına etkisi olacağı öngörülebilir. Ancak pozitif yönde olduğu söylenemez. Bayer'in bu hamlesi firma açısından karlı olsa da; tohum ve tarım sektöründe karşılaşacağı protestolar; ilacın da en önemli oyuncularından olduğu için, sektörün zaten gerilerde olan itibarını birebir etkileyecektir. Bir profesyonel olarak, diğer ilaç firmalarının sektörün itibarını geliştirmek için ne yapmaları gerektiği; sürdürülebilirlik raporlarından, alınan sosyal sorumluluk ödüllerine hiç birinin yeterli olmayacağı üzerine kafa yormaya başladım bile. Sosyal sorumluluk şirketin iş politikası olmadıktan sonra; göz boyamadan öteye geçemez.

İlaç sektörüne güven ne kadar az olursa olsun; sonuçta hastalansam doktora giderim ve yazdığı reçetedeki ilaçları kullanırım. Yan etkilerini okurum, ancak iyileşmek için işin uzmanlarına ve yıllarını ve kaynaklarını bu ilaçları geliştirmeye vermiş, profesyonel şirketlere güvenirim. Ancak seçim şansım var. Eğer istersem alternatif tedavilerden de faydalanır; bitkisel karışımlardan, reikiye diğer seçenekleri de değerlendirebilirim.  Peki doğal ve genetiğiyle oynanmamış bir şey yemek istesem; onu nereden bulabileceğim? Çiftçiler bu dünya devleri karşısında ne kadar dayanabilir? Soframıza ''doğal lezzet'' etiketiyle gelen ürünlerin karışımlarını okuduğumda bile hayrete düşüyorum.

Seçim hakkımızın elimizden alınması ve GDO'nun tamamen yaygınlaşması beni korkutuyor. Bayer bu satın almasıyla, sektörün de en büyüğü oluyor. Belki CEO'sunun altını çizdiği gibi, bizleri aç kalmaktan kurtaracak, ya da insan olmaktan çıkaracak. İleride büyük bir krize yol açarsa, kriz yönetiminde alışık olduğumuz;  ''Pardon, özür dileriz. Çok üzgünüz. CEO'muzu işten çıkardık ve gerekli önlemleri aldık'' açıklamasıyla üstesinden gelinemeyecek bir durum bu. İnsanlık tarihinde önemli bir adım. Sektörün diğer önemli oyuncuları Çinli kimya devi ChemChina, İsviçreli tohum üreticisi Syngenta'yı satın aldığında ve Dow ile Dupont'un birleşmesiyle durum ne olacak? Konu sadece beslenme biçimimizin inovasyonla geliştirilmesi değil. Seçeneğimiz olacak mı, onu merak ediyorum.


Yazıda kısaca değindiğim bilgilere ulaşmak isterseniz:

BBC haberi ''Monsanto Satın Alması'' : http://www.bbc.com/turkce/haberler-dunya-37361302

Bloomberg haberi: http://www.bloomberg.com/news/articles/2016-09-14/the-heroin-laced-history-behind-the-year-s-biggest-deal

Deutsche Welle haberi: http://www.dw.com/tr/bayerin-66-milyar-dolarl%C4%B1k-yat%C4%B1r%C4%B1m%C4%B1/a-19550599

Vox ''Why Bayer's massive deal to buy Monsanto is so worrisome''
 http://www.vox.com/2016/9/14/12916344/monsanto-bayer-merger

Gallup 2016 İtibar Araştırması '' İlaç Sektörü Geriliyor'':
https://www.statnews.com/pharmalot/2016/08/30/gallup-poll-drug-firms-negative/
New York Üniversitesi'nde İşletme Koçluğu Eğitimi alırken, koçluğun Amerika'da çok ilerlediğini ve iyi koçların inanılmaz bir geliri olduğunu öğrenmiştim. Hocam ''Türkiye'de koçluğu araştır, eğer yükselişteyse mutlaka bu işi yap'' demişti. Özel bir yeteneğim olduğundan değil, ancak içinde yetiştiğim kültür bizi  karşımızdakini rahatlatmaya, açılmaya, iletişim kurmaya yönlendiriyor. Biz birisi ziyaretimize gelse; ilk olarak çay, kahve,  bir şeyler ikram ederiz. Güler yüzle karşılar,  hemen konuya atlamadan, hal hatır sorarız. Bu adımlar yurt dışında, özellikle de batı ülkelerinde birer birer öğretiliyor. Karşınızdakine selam verinden başlıyor eğitim, artık düşünün durumu. Dolayısıyla da hem Türk, hem de iletişimci olunca Amerika'da dikkat çekmemem imkansız hale gelmişti. Yine de komplimanları red ediyor değilim, evet benim de koçluk becerilerime diyecek yok :))

Ancak içinde bulunduğum çıkmaz; bir şirket bizi tutup, ücretimizi ödeyerek, koçluk almasına karar verdiği kişiye yönlendirdiğinde bu sürecin başarılı olamayacağıyla ilgiliydi. İki kişi arasında kimyasal uyum çok önemli.Bunun da ötesinde ortak amaçta buluşmak da. Bir tarafın ihtiyacını, diğerinin karşılıyor olması lazım.Ancak her şey çok kolay olduğunda, yaygın deyişle ''armut piş, ağzıma düş'' olduğunda, bu mümkün mü? Kişi önüne hazır sunulanın değerini anlayabilir mi? ''Bugün git, yarın gel. Toplantım uzadı, biraz bekle'' tarzındaki yöneticilerle süreci hemen bitirmeli mi?

Uluslararası oluşumlar, koçukla ilgili derneklerin vb. bu konuda yönlendirmeleri bulunuyor. Yani koçluk çalışmasının ne zaman sonlandırılması gerektiğiyle ilgili çok net açıklamaları var. Hocama da sormuştum: ''Eğer ilerleyemediğinizi hissediyorsanız, 6 ay ve 1 yıllık değerlendirmelerle sonlandırın.'' demişti. Sonuçta zamanınızı  veriyorsunuz. Eğer karşınızdaki kişi çalışmanıza değer vermiyorsa, size ihtiyacı olabilecek başka birisinin hakkından da alıyor. Bu durumda sonlandırmak en doğrusu.

Aklıma takılan bir diğer soru da egoyla ilgiliydi. İyi koçları dışında tutarak; piyasada dolanan ''sen harikasın, her şeyi yapabilirsin, iste yeter'' tarzı açıklamalarla; insanlara tam da ihtiyacı oldukları zamanlarda sanal bir güç aşılayanlarla nasıl farklılaşacaktık? İyi bir lider olabilmek diğerleriyle de bağ kurmak ve üst düzeyde sorumluluk alabilmekle mümkün. Diğerlerini güçlendirebilmek için öncelikle kendi düştüğü çukurların iyice farkına varması gerekiyor. Sonrasında ''diğerlerini'' de geçip, kendi parçası gibi görmek, önemsemek, en üst düzeyde sorumluluk almak...Bu da ''aslansın, kaplansın'' diyerek değil; tam aksine hangi sahte benliğe sarıldıysa yok etmeyi, neyi kendisine put edindiyse kırmayı gerektirmiyor mu? Ne kadar sancılı bir süreç olduğu şu bir kaç cümleden bile belli değil mi?

Beklenti bir kaç görüşme sonrası bir terfi, dokunduğu her şeyi altına çevirmek vs. ise ve karşısında hiç de dönüp bakmak istemediği şeyleri gözüne sokan birisi çıktığında kaç kişi dayanabilir? İstediğini vereceğine inansa elbette sabreder insan, değil mi? Ancak bunda da bir pazarlık durumu söz konusu. Ünlülerden örneğin Robin Sharma gibi birinin sözü kabul edilir, hatta onunla çalışmış olan birisi kendisini de daha önemli hissetmeye başlar. Bizim işimizse bu sahte önemin ötesine geçmek, gerçeğini ona göstermek. Böbürlendiği kişiden bile daha ötesi belki de kendisi!

Türkiye'ye döndüğümde kendi işimi kurdum. Hocamın tavsiye ettiği gibi, sadece koçluk üzerine değildi. İletişime uzun yıllarımı vermiştim, kolay kolay bırakamadım. İletişim danışmanlığı, eğitimleri ve koçluğu veren bir yapı oluşturdum. Koçluğu da kattım, ancak uzmanlığımız olan iletişimde kalarak.Eğitimlerle ilgili görüşmelerimde, ünlü eğitmenlerle çalışıp, çalışmadığım soruldu.''Bütçe ayırabiliyorsanız, tabi ki'' dedim. Çalışanların ünlü kişilerden etkilendiği, diğerleri ne kadar bilgili olursa olsun; o kadar ulaşamadığı satır altından iletildi bana. Koçluk kısmında, aslında biraz da mentorluğa kaydık. Anlatım becerilerini geliştirdiğimizde; sunumdan dijital yetkinliklere bilgi aktarımında bulunduğumuzda hiç bir sorun yaşamadım. Ancak derinlere inmek gerektiğinde, yani ego sınırlarını zorlamaya ve en önemli soruları sormaya başladığımda... Hala tam emin olamadığım konular, kafamda bazı sorular var. Gerçekten istiyor mu? Kaldırabilir mi?

Ünlülerle, hayran kalınan şovlar yapabilirim. Güzel zaman geçirilir, bir şeyler de öğrenilebilinir. Kazancıma odaklanabilir, en yüksek talep neyse, onu sunabilirim. Ya da? Ya da işe yarayabilirim...

Karşıma yine aynı soru çıkıyor: Ben ne istiyorum?

Indiana Jones'u ilk kez, hangi yıl, kaç yaşındayken izlediğimi hatırlamıyorum. Google'da aradım; serinin ilk filmi 1981'de çekilmiş. O zamanlar vizyona giren bir filme, Internet'ten hemen ulaşamıyorduk. Kişisel bilgisayarımızın, hatta Internet'in olmadığı günler... Türkiye de neredeyse bir üçüncü dünya ülkesi. Her şey öyle hemen gelmiyor. Aradan bir kaç ay veya yıl geçmiş olsun; herhalükarda 10'lu yaşlarımda tanışmışım belli ki. Hatta o zamanki en yakın arkadaşımla en sevdiğimiz fimlerden birisiydi. Hani küçük kızların bir sırdaşı olur ya; onun gibiydik işte. Küçücük dünyalarında, birbirlerine saatlerce anlatacak bir şeyler bulurlar. Her şey yeni, ilgi çekici, hatta neredeyse sihirlidir. O zamanlarımıza denk geliyor Indiana Jones filmleri. Maceraperest ve kültürlü bu kahramanı pek bir sevmiştik. Arkeolog ve akademisyendi; boş zamanlarındaysa dünyanın sırlarını araştıran, başını türlü belaya sokan, ancak iyiliğin yolundan hiç ayrılmayan birisi. Şövalye ruhlu ve bağımsız. İlerleyen zamanlarda bir oğlu olduğunu öğrendi.Tam anlamıyla bir aile babası olamadıysa da; geçen yıllardaki dönüşümüne tanıklık ettik. Yine de aklımda kalan hali ilk yıllarına rastlar.



Elinde kamçısıyla, kimi zaman da silahla; dünyalar tatlısı, rahmetli sosyoloji hocamız Ünsal Oskay'ın tabiriyle batının doğuyu aşağıladığı bazı sahneleriyle neredeyse tarihi bir figür olmuştu, gerçekte yaşamasa da. Indiana Jones'u canlandıran Harrison Ford da rolünün hakkını iyi vermişti doğrusu. Tıpkı Yıldız Savaşları'nın Han Solosu'nda olduğu gibi. Sonuçta iki karakterin de ortak yönleri vardı. İkisi de iyi, ikisi de serseriydi ki;  bu karışımı birlikte yakalamak çok zordur. Biz kadınlar buna ne kadar bayılırsak bayılalım; erkeklerin çoğu ya birisi; ya da diğeri olurlar.Oysa ayrı ayrı değil; birlikte, kokteyl gibi düşünmek gerek. Kokteylde de doğru karışımı tutturmak belli ki maharet istiyor. Kolay olsa ülkemizdeki şerbet misali Margarita ve Mojitoları içmezdik, değil mi?

Neyse konu dağılmadan; sene 2016, yani çekildiği zamandan tam 35 yıl sonra neden durduk yere bu film aklıma geldi? Güzel bir soru ilham verdi aslında: Pazarlamasının iyi yapılmadığı bir sanat eseri rağbet görebilir mi? Bu durumda sanatçı mı, pazarlamacı mı daha değerlidir?

Gönlüm tamamen sanatçı dese de; (mantık ve analitik zekamı güçlendirmek için son on yıllar o kadar yoğun çalıştım ki, artık neredeyse ayak bağı olmak üzere) aklım doğrultusunda bir cevabı seçtim. ''Her ikisi de eşit önemde'' dedim ama karşımdaki böyle düşünmediğimi hemen anladı. Yüz ifademden mi; yoksa Einstein'in saçlarını andıracak karışıklıkta, fönden ve kuaförden nasibini almamış kısa saçlarım ve ütüden sıkıldığım için, yarısı buruşuk kot elbisemin kendimi pazarlamaktaki noksanlığından mı bilmiyorum. Nezaketinden herhalde ''yalan söylüyorsun'' demedi; daha üsturuplu ifade etti kanmadığını. Doğru cevap, yani bizler gibi iletişim ve iş dünyasından olanlara göre; sanatın üstünlüğü değildi.

Oysa sanatın kaynağı bu dünya değildi bana göre. İnsanı ileriye götüren, hayata anlam katan, neredeyse metafizik bir şey. Öyle ki avam olan çoğunluğun kapsama alanında olması mümkün değil. Neredeyse avamın ''bir çöp parçası'' diyip, atabileceği eserler aslında paha biçilmez değerde olabiliyor.  Sanatçının yolu; değerini görebilen, kitleleri de ikna edebilen güçte otoritelerle çakışmazsa; Van Gogh, Modiglani, Neyzen Tevfik gibi büyük değerler hayatlarını sefalet içinde geçirebiliyor. Hep merak etmişimdir; ölümünden yüzlerce yıl sonra milyon dolarlara satılan koleksiyon eserlerinin kimleri zengin ettiğini. Varislerini mi, açıkgöz yatırımcıları mı? Onca fakirliğe ve zorluğa rağmen; sanatçının hayatıysa şansız veya kaybedilmiş olarak görülemez. Onları yaşama bağlayan öyle bir şey olmalı ki; son nefeslerine kadar ürettiler ve böylesine ölümsüz eserlerin doğumuna aracı olmanın tatminini yaşadılar.

Günümüze ulaşamayan veya hiç keşfedilmemiş olan binlerce eseri de düşündükçe, üzülmeden duramıyorum. Savaşlarda parçalanan heykeller, İskenderiye gibi yakılan kütüphanelerdeki el yazmaları, unutulup giden melodiler, yok edilen resimler...Sanatın koruyucuları, sponsorları olmasa çok daha fazlası harap olurdu. Bu onları da sanatçı kadar değerli yapmaz mı?

Yine de bir şeyin değerinin allanıp, pullanıp; otoriteler tarafından ''evet bu iyidir, özeldir'' denilerek, sunulmadıkça; kitleler tarafından pek bilinmemesi de içimi burkan diğer bir konu. Bu günümüzde iyi bir pazarlamacının önemini daha da artırıyor. Oysa Indina Jones'u Indina Jones yapan, yani avamdan farklı kılan; kutsal kasenin parlak, değerli mücevherlerle bezenmiş ve gösterişli değil; en sadelerinden birisi olduğunu anlayabilmesi değil miydi? Biz bu filmler ve rol modelleriyle büyümedik mi? Sadece Indiana Jones gibi Amerikan filmleri değil; günümüz reklamcılarının, olmasa ne yapacakları meçhul eski, Yeşilçam müziklerini bizlere sevdiren Hababam Sınıflarını, Gülen Gözleri düşünsenize. Vecihiler, Yaşar Ustalar, İnek Şabanlar dokunmadı mı kalbimize? Henüz 4 P'sinden C'sine pazarlama tekniklerinin ülkemize uğramadığı günlerde; sade ve gerçek olana, olduğu gibi görünene, gözlerinin içi gülene paye biçilmedi mi?

Sonrasında Hollywood da, Yeşilçam da çok gelişti tabi. Internet her şeyi değiştirdi; tüm dünyayı birbirine bağladı. İnsanlar sosyal medyada en mutlu ve harika göründüğü anları paylaşır oldu; bir selfie çılgınlığı başladı. Ancak kitleleri etkilemeyi çok iyi bilen pazarlamacılar çareyi hala o dönemin filmlerinde arıyorlarsa, mutlaka bir bildikleri vardır. Belki süslemek, püslemek, olduğundan farklı göstermek, abartmak, hava atmak sanıldığı gibi çok matah bir şey değildir. Kutsal kase çok değerli ancak bir o kadar da gösterişsiz bir sanat eseridir.





Sokak kedisi olamayacak kadar güzel değil mi?
Ama öyle, her dışarı çıkışımda görüyorum. Bu sabah dikkatini bana yöneltmedi, patilerini yalıyordu. Bu fotoğrafı önceki günlerde çekmiştim.

Benim de bir kedim var, ismi Tarçın. Cins bir kedi değil, o da sokaklardan gelme. 1-2 aylıkken bacağından yaralanmış, sokakta perişan halde bulup, ameliyat ettirmişler. Veterinerde 1 ay kadar kaldıktan sonra bu haliyle sokaklarda yaşayamaz diyerek, kediler için seferber olan arkadaşlarımın ona bakacak birisini aramalarıyla hayatıma girdi. İlk geldiğinde çok küçüktü, yürüyemiyordu ama o kadar hevesliydiki. İki adımda bir düşmesi, kanepelere zıplayamaması gibi tüm engellerin üstesinden geldi. Şimdi şimşek hızında, kalçasında ufak bir çıkığı olmasa; (o da hiç belli olmuyor, okşarken hissediyorum sadece) o günleri hiç hatırlamayacağım. Tarçın'ı çok seviyorum, ancak şu da kesin ki ne cins kediler, ne de bizim sokaktaki diğer kediler kadar güzel. Sıradan sarı kedilerden. Göğsündeki kocaman beyaz kalbi çok özel, sivri kulaklarıyla da çok sevimli ama bana göre tabi.

Bu sabah yürüyüşüne çıktığımda; beyaz, nil gözlü kedinin fotoğrafını çekerken fark ettim; erkeklerin kadınlarla ilişkileriyle benim kedilerle olanın arasındaki benzerliği. Yani bir tane evde var. O hep orada, geceleri de beraber uyuyoruz.Ancak sokaktakiler de güzeller. Arada kaçamak, eğer isterlerse neden olmasın? Hatta bir sokak kedisi de bir yıldır, bazı gecelerini bizde geçiriyor. Özgür ruh, fazla kalmıyor, sabah olunca gidiyor. Tarçın'a arkadaşlık yapar, o da hayatında başka bir kedi görmüş olur diye düşünüyordum önceleri. Şimdi apartmanın önünde beni beklediğini görünce, keyif aldığımı fark ettim. Onu da görmek hoşuma gidiyor.

Açık bir ilişki yaşadığım kedim 
evde resme tapınmaya başladı.  
Ancak konu ilişkiler olduğunda, yüce gönül herkese açık yaklaşımı pek bana göre değil. Kadınlar daha idareci, akıllarında birden fazla kişi de olduğunda ser verip sır vermeyebiliyorlar. Ancak erkeklerdeki  ''sen de fena değilsin, arkadaşın da olabilir'' yaklaşımı beni daha en başta itiyor.Saplantılı bir bağlılık gözümü korkutsa da; en azından yakın bir ilişkide kendimi özel hissetmek istiyorum. Bir tane evde, yüzlercesi sokakta kedilerin. İnsanlar gibi. Sen olmazsan bir diğeri olur. Olur mu, gerçekten mi?

Sendeki güzelliği görmeyene gösterebilir misin? Aşkı bilmeyene anlatabilir misin? Dağları delemeyecek olana güvenebilir misin? Açabilir misin kendini ve bırakabilir misin tutunduğun ne varsa?Hiç bir şeyin olmadığında bile, tüm dünyanın senin olduğunu hissedebilir misin, sadece onunla olduğunda?

İnsanlarla hayvanların arasındaki farkın iletişim kurmak olduğunu söylüyorlar. Doğru değil, hayvanlar da iletişim kuruyor. Kedilerinkine tanık oldum, kendi aralarında da işaret dilinin ötesinde bir iletişim var. Belki aramızdaki fark bizim hayallere inanmamızdır. Aşka inanmamız...
Beyin öyle bir organ ki, sırları hala çözülemedi. %75'inin sudan oluştuğunu, yaklaşık 100 milyar nöronu olduğunu, küçük veya büyük oluşunun zekayla bir alakası olmadığını biliyoruz. Öyle ki ölümünden sonra araştırılan Einstein'ın beyninin biçiminde gözle görülür bir fark dikkat çekmemiş. Ortalama beyinlerle aynı ağırlıktaymış 160 IQ'lü, bilim adamının beyni. Tek bulunan bulgu, parietal bölümünün genişliği ve nöronlarının birbirleriyle daha çok bağlantıda olduğuymuş.

Dolayısıyla zekayla nöronların birebir alakası var. Nöronların birbirleriyle bağlantıya geçmesini ve çoğalmasını sağlamaksa mümkün.Yeni şeyler öğrenmek, her gün işe giderken kullandığımız yol yerine; diğer yolları denemek, yeni çevrelere girmek, yeni deneyimleri hayatımıza katmak nöronları ateşliyor.

Ancak bu yazının konusu nasıl daha zeki olacağımız hakkında değil. Kapasitemiz kapsamında aklımızı nasıl daha verimli kullanabiliriz? Başkalarının veya duygularımızın etkisinde kalmadan, durumu doğru analiz ederek, akıllıca nasıl karar alabiliriz? Eskiden sadece konunun uzmanları, psikologlar, nörolog ve doktorlar tarafından bilinen çeşitli konular, anlayabileceğimiz bir dille, sadeleştirilerek artık bizlere de ulaşıyor. Halo efekten, Stockholm sendromuna beynimizin bize oynayabileceği oyunlara, alt ve üst benliğe, kitle psikolojisine çok uzak değiliz. Yine de düşüncelerimizin kaynağının kendimiz olduğuna eminiz. Kimse bizim beynimize giremez, öyle kolay kolay da manipule edilmeyiz. Reklam endüstrisi ne kadar profesyonelleşmiş olursa olsun!

Aklınızı kullanma biçiminiz karşısında şapka çıkarıyorum. Ben kendimden tam emin olamıyorum. Ondan dolayı katıldığım eğitimleri derleyerek, özet bir kılavuz oluşturmak istedim. Aklımı nasıl daha iyi kullanır ve doğru karar verebilirim?

1. Bölüm: Mevcut durumu doğru değerlendirmek

Katıldığım eğitimlerden en çok faydasını gördüklerimi aşağıda paylaşıyorum. Sırasıyla dili net ve gerçeklere dayanarak kullanmak, ilişki biçimlerini doğru analiz etmek, mantık dışı görünen gerçekleri göz önünde bulundurmak ve felsefi birikimden faydalanabiliriz.

- Landmark Forum: New York'ta bir kaç hafta sonum Landmark Forumlar'da geçti. Türkiye'de de
düzenlenmeye başlayacak bildiğim kadarıyla. Landmark, Werner Erhard'ın 1970'lerde başlattığı bir eğitim şirketi olan EST'in devamı. Ara ara insan beynini etkilemekle ilgili ciddi eleştirilerle karşı karşıya kalsalar da; hayatımı kalıcı bir şekilde değiştirdiği kesin.

Landmark'da; kullandığımız dil, kör noktalarımız, hikayelerimiz ve geçmişi geride bırakmak üzerinde çok duruluyor. Özetle hayata yeni, beyaz bir sayfa açtırılıyor. Yaşadığımız her şeyi kendi perspektifimizden algılıyoruz. Bu da bizi geçmişimize hapseden bir döngüye yol açıyor.
Çok küçük bir değişiklikle bile, yeni olasılıkları hayatımıza çekmemiz mümkün.

Şu iki soruyu kendimize her koşulda sorabiliriz:

                      - Bu senin hikayen mi?
                      - Gerçek mi?

Hikayeye örnek olarak: ''Teyzem de beni hiç sevmez. Bir de huysuz ki, ayyy. Şimdi yine telefonda konuşmak zorunda kalacağız, bütün günümü mahfedecek.''

Gerçek: ''Teyzem beni telefonla arıyor.''

Başka bir örnek: ''Benim ilişkilerim hiç yürümez. Hep sorunlu insanları çekiyorum.''

Gerçek: ''Erkek arkadaşımdan ayrıldım.''

İlişkilerde şansız veya başarısız olduğumuza inandığımız anda; artık bu inancı hayata geçirmeye başlıyoruz. Oysa bir kaç ilişkinin bitmiş olması; gelecekte iyi bir ilişki yaşanmayacağı anlamına gelmiyor. Düşüncelerimizle ve sözlerimizle beynimizi de programlıyoruz; başka bir ifadeyle ''Abracadabra'' yapıyoruz. Sihirbazların Abracadabra'sının anlamı; ''sözlerimle yaratıyorum'' demektir.

Hayatımız  üzerindeki etkisinden dolayı ''hikaye mi, gerçek mi'' konusu çok önemli. Kararlarımızı geçmiş, özellikle de yaşadıklarımızdan dolayı çıkarımlarımıza dayanarak veremeyiz. Üst düzey yöneticilerin konuşmalarını yakından takip ediyorum. Çok net ve gerçeklere dayanarak konuştuklarını gözlemliyorum. Konuşma biçimimiz, kariyerimizde  ne kadar yükseleceğimizi bile etkiliyor. Yüksekler berrak bir görüş açısı gerektiriyor; hikayelere de, olumsuz beklentilere de, özellikle de geçmişin küllerine geçit vermiyor.

Landmark liderleri ve Werner Erhard'ın bazı videolarını paylaşıyorum:

Kör Noktalar                                                    David Cunningham - Bilinç Sıçraması
                     
Werner Erhard; Otantik Olmak                      Hikaye - Gerçek


- Transaksiyonel Analiz (TA): Avrupa Mentorluk ve Koçluk Derneği'nin düzenlediği TA Eğitimi'nin işim dışında, gündelik hayatıma da faydası dokunuyor. Nerede insanlar arasında henüz güven ve bağ oluşmamış; havadan sudan konuşuluyor; hemen anlıyorsunuz. Eric Berne tarafından geliştirilen bu kuramın başlangıç noktası ''Ben ok'yim, Sen de ok'sin''. Bu ''haklıyım-haksızsın'' atışmalarının dışına çıkarıyor insanı ve daha objektif olabiliyorsunuz. İnsanların davranışları arasında pek çok farklılık vardır.Ancak herkes özünde değerlidir, eşittir ve saygı görmeye layıktır anlayışına dayanıyor. Davranışları ve iletişim stillerini gözlemleyerek ebeveyn, yetişkin ve çocuk ego durumlarını değerlendirebiliyorsunuz. Örneğin çocuk benlik durumu sorumluluk üstlenmiyor, mızmızlanıyor veya oyun istiyor. Ebeveyn ise daha çok kural koyucu, sert ve otoriter. Yetişkin akılcı ve rasyonel tavırlarıyla toplumun beklentisini karşılasa da; aslında hepsine zaman zaman ihtiyaç duyuluyor. Çocukla eğlenceli, ebeveynle koruyucu da olabiliyoruz. Ancak örneğin ebeveyn eleştirici olup, dozajı da kaçırdığında sorunlar başlıyor. Terapiye girişmeden; iletişim sorunlarını ''o bunu dedi, öteki de böyle yaptının'' ötesinde değerlendirmek için bir metod arıyor ve bilgi edinmek istiyorsanız; TA eğitimini veya kitaplarını önerebilirim.


- Akıldışının Mantığı: Salt mantıkla doğru kararlar alabilir miyiz? Cevabı dolandırmadan vereyim: Hayır, alamıyoruz. Burada sezgisel bilişin kapısını da yavaş yavaş aralıyoruz. Ancak sezgilere geçmeden önce iktisat ve istatistiğe; yani beynin sol tarafındaki yolculuğumuza biraz daha devam.

Davranışsal iktisatçı Dan Ariely pek çoğumuzun doğru sandığı çeşitli konuların aslında öyle olmadığını araştırmalarıyla kanıtlıyor. Örneğin bir proje üzerinde çalışıyorsunuz. Kısa bir çay molası gibi küçük ödüllerin motivasyonunuza iyi geleceğini mi düşünüyorsunuz? Hayır, canınızı sıkan işi bir an önce bitirin, çünkü ara verdikten sonra alışmak daha zor oluyor. Bunun gibi hayatın içinden basit gerçekleri istatistiki sonuçlarla gözümüzün önüne seriyor. Başka bir örnek de satış  priminin çok yüksek oranda artırıldığı bir şirketten. Sonuçlar beklenildiği gibi olmuyor.Çünkü yükselen primle birlikte stres de artıyor ve bu da beklenenin aksine satışlara olumlu yansımıyor. Karar almadan önce öngörülebilir miydi? Evet.

Coursera'da, Duke Üniversitesi'nin, Dan Ariely tarafından, Internet üzerinden verilen bir eğitim programına katılmıştım. Eğer sertifika almak istemiyorsanız, Coursera eğitimlerine ücretsiz olarak da katılabiliyorsunuz. Dan Airely'nin kitapları da Türkçeye de çevrildi. Bilgi yağıyor; kaçırmayın derim.

Linkler: Coursera                 TED Konuşması ''Kararlarımızı Kendi Kontrolümüzde mi Alıyoruz?''

Kitabından kısa bir animasyon                          Deneyler                             Temel Motivasyonlar

- Felsefe:  Mevcut durum değerlendirmesine dille başladım. Dili her türlü yönlendirmeden ve hikayelerden arındırarak kullanmak ve geçmiş tecrübelerin bakış açımızı daraltmasına izin vermememek önemli. Saygıyla devam ettim. Her çocuk mükemmel doğuyor, ancak zamanla kazandıkları çeşitli davranış kalıplarıyla otantikliklerinden uzaklaşabiliyor, hatta çok sinir bozucu bile olabiliyorlar. Ancak sadece insan olmaları bile saygıyı hak ediyor. Dolayısıyla çıkış noktası  ''ben ok'yim, sen de ok'sin.'' Mantık da bir yere kadar. Aklımız bile bizi yanıltabiliyor. Doğru bildiklerimiz bilimle, istatistiki sonuçlarla tam tersi çıkabiliyor. Ancak okuyarak, araştırarak, yeni bilgilere açık olarak elimizi güçlendirebiliyoruz. Bu aslında daha zeki olmamıza da yardımcı oluyor. Yeni bilgi demek, beynimizdeki nöronların daha fazla aktive olması demek. Özetle bu işin kısa yolu yok. Okuyacağız, araştıracağız, alışık olduğumuz, konfor alanımızın dışına çıkacağız. Bu süreçte yolumuz felsefeyle da çakışırsa ne ala. Ben şanslılardandım. Başlarda uyanık kalmakta ve dikkatimi odaklamakta çok zorlanmama,  rağmen 8 yıldır Anadolu Aydınlanma Vakfı'ndan Metin Bobaroğlu'nun felsefe seminerlerine ve konuşmalarına devam ediyorum. Aklı güçlendirdiği kesin, ayrıca müthiş bir bilgi birikimi. Düşüncenin gelişimine, insanın yolculuğuna tanık ediyor sizi. Eski çağlarda kadınların eğitim alması bile yasaktı. Bilgiye ulaşım belirli zümrelere layık görülürdü. El yazmalarıyla, sohbetlerle aktarılırdı kültür. Nice insanlar o bilgileri korumak uğruna canlarını verdiler. Şimdi Internet'e girmemiz yeterli. Bazen en çok aradığınız cevap, binlerce yıl öncesinden gelebiliyor. Sokrates'ten Platon'a; Herakleitos'tan Hegel'e dünyanın en büyük beyinleri, imdadınıza yetişebiliyor. Hala okumam, etmem diyen varsa da; kendi seçimidir. Aklı verimli kullanmak için felsefe de şart değil; sadece yararlı bir yöntem ve zor olduğu da kesin. Ondan dolayı herkese hitap etmeyebilir. İnsanı, kendimizi anlamamıza; ağzımızdan çıkan sözün anlamı üstünde durmamıza, ezbere yaşamamamıza, hayatımızın nesnesi değil, öznesi olmamıza yardımcı oluyor.

Tüm bunlar anlayışımız ve değerlendirme kabiliyetimizin artması için. Kararlarımızı kimsenin etkisi altında kalmadan verelim. Kendi aklımızı kullanabilelim diye. Yoksa çok kolay başkaları tarafından kullanılıyor; farkında bile olmuyoruz.


Metin Bobaroğlu'nun bazı makalelerinin linkleri:

Felsefe

Felsefe Taşı:Kaybolan Kelime

Değerler Sorunu           

Kültür ve Uygarlık

Aklın Üretilmesi

Çelişki İlişkidir  





Aklı Kullanma Kılavuzumuzun ikinci bölümün konusu kritik düşünme olacak. Hipotezden, neden-sonuç ilişkilerine çeşitli açılardan ele alacağım.Bu arada 22 Temmuz Dünya Beyin Günümüz kutlu olsun.

Görüşmek üzere...

Suriyeli mültecilere karşı olanları duydukça, içim burkulmuyor dersem yalan olur. Belki de empati yapıyorum; sonuçta hem anne, hem de baba tarafımdan Çerkezim. Çerkezler de Rusya'dan sürüldüklerinde, Türkiye'ye gelmişlerdi. Ben vatansız olmanın ne olduğunu birebir yaşamadım. Kendi evimden, ülkemden gönderilmedim.Bizim evde de bu konular fazla konuşulmaz; siyasi alanlarda etliye, sütlüye karışılmazdı. Yaşamımızla ilgili dikkatimi çeken tek farklılık; babamın yerleştiğimiz her evin küçük bir bölümünü mutlaka kilere çevirmesiydi. Paylaşmayı, vermeyi, dostlarla, akrabalarla birlikte yemeyi, içmeyi çok severdi. Bu cömertlikle birlikte; her an her şey olabilir, kıtlık başlayabilir, elimizde avucumuzda hiç bir şey kalmayabilir gibi, saklamak, biriktirmek, temkinli ve tutumlu olmanın tezatlığıyla iç içeydik. O kiler hayatımızda hep oldu ve dikkatimi çeken tek farklılığımız da buydu.

Tarihçi bir arkadaşımla sohbet etmiştik; yaşama biçimimin tipik Çerkez olduğunu söylediğinde şaşırmıştım.Herkes gibi değil miydim? Annemin muhteşem yemekleri ve küçükken gittiğim Çerkez düğünleri dışında (bir de şu kiler) herhangi bir farklılık hissetmemiştim oysa. Sonuçta Türküm, Türkiye'de doğdum. Annenanemin de, dedemin de babası Çanakkale Savaşı'nda savaştılar.Birisi şehit, diğeri gazi oldu. Bu ülkede yaşadık, bu ülke için savaştık.

Şimdi Suriyelileri ülkelerinde kalmayıp; savaştan kaçmakla suçluyorlar. Oysa ülkemizdeki Suriyelilerin  %80-85'ini kadın ve çocuklar oluşturuyor. (K: The UN Refugee Agency, 2015 verileri.) Savaşabilecek, geriye %15 kalıyor, onlar da kaçtı mı, ailelerini mi korumak istedi, başlarına ne geldi; bilmeden, saldırılıyorlar. Herhangi bir bilgiye dayanmadan, sosyal medyada infaz başlatılıyor. Bu yorumları yazanların kaçının savaş gördüğünü de merak ediyorum.

Bu tutumumuzla aslında Avrupalılar'dan farklı değiliz. ''Biz çalıştık, biz vergi ödüyoruz. Bu Suriyelilere maaş bağlanıyor'' diye isyandalar. Oylarıyla iktidara taşıdıkları yöneticilerin, Ortadoğu politikalarının bumerang misali geri döneceğini, kendi hayatlarını da etkileyeceğini hiç düşünmemiş gibiler. Bizde de işsizlik oranları paylaşılıp; ''Suriyeliler mi işe alınacak'' diye sorulsa da; ekonomiden daha çok hırsızlık ve şiddet vakalarından endişeliyiz. Dile kolay, pek de takdir etmediğimiz bir kültürden 3 milyon kişi şu anda, bizimle beraber. Dilimizi konuşamıyorlar, işsizler, ağırlıklı eğitimsizler. (Eğitimlileri Almanya'nın aldığına dayanarak, öyle yazdım. Yoksa eğitim oranıyla ilgili bir veri elimde yok.) En zor şartlarda yaşadıkları halde, doğum kontrolünden de bir haber; çoğalıyorlar sürekli. Endişelenenleri anlıyorum. Ancak onlar da canlarının istediklerinden dolayı, her şeylerini geride bırakarak, gelmediler. Pek çoğu ülkemizde de kalmak istemiyor, Avrupa'ya göçmek istiyorlar. Kırmızı tşörtlü çocukların karaya vurduğu, o motorlar ondan dolayı tıka basa dolu. Canlarını da tehlikeye atarak; yaşayabilecekleri, geleceklerinin olabileceği bir ülkeye gitmeye çalışıyorlar.

Suriyeliler Türkiye'de mülteci olarak da kabul edilmiyor bu arada.Resmi statüleri sığınmacı. Türkiye Avrupa'dan gelenleri mülteci olarak kabul ediyor; Suriyelileri değil. Şimdi vatandaşlığa alınmaları gündeme geldi; ancak yasalarımız o kadar da serbest değil. 5 yıl Türkiye'de yaşamak, Türkçe konuşmak, iyi ahlaklı olmak gibi çeşitli kriterler aranıyor.  Endişeliyiz anlıyorum.Sokakların dilencilerle dolmasından, hırsızlıklarından,  zorbalıklarından, kendi kültürleriyle bizi geriye çekmelerinden... Ancak unutmamalı; hayatları tehlikede.Ve insan hayatı her şeyden kıymetlidir.

İngiltere'de yapılan son referandumda ''Türkler AB'ye girebilir, buraya gelebilir'' reklamlarıyla oy topladıklarını biliyorsunuz değil mi? Bu Avrupalılar bizi neden aralarında istemiyor diye düşündünüz mü hiç? Neyimiz onları rahatsız ediyor? Pis miyiz, ahlaksız mıyız, kavgacı mıyız? Bizim de beğenilmediğimiz, istenmediğimiz, küçük ve hor görüldüğümüz üzerinde hiç durmuyoruz. Sanki bir Avrupalı gibi, üstten bakar bir biçimde, ''nereye giderlerse gitsinler,  ölsünler, bize ne, Suriyeli istemiyoruz'' diyoruz. Bence bu tutum bize hiç yakışmıyor. Üstümüzde eğreti duruyor. İnsanca değil, şefkatli değil; vicdanlı hiç değil.

O tarihçi arkadaşımdan öğrenip, şaşırdığım diğer bir bilgi de; Çerkezlere ilk geldiklerinde, ikinci sınıf insan, hatta köle gibi davranılmış olduğuydu. Ancak Çerkezlerin en önemli özelliklerinden birisi uyumlu olmaları. Ne kendi kimliklerini kaybediyorlar, ne de bulundukları toplumu rahatsız ediyorlar. (Bazen uyumlu olmayı öğrenmek için Çerkez bir aileye doğduğumu ve iletişim becerilerimi geliştirebilmek için de iletişimci olduğumu düşünürüm. Ancak Çerkezler de kavim kavim. Anne tarafım Ubıhlar, en savaşçı kavmi Çerkezlerin.Bende bu özellik ağır basıyor.) Neyse konumuz benim nasıl olduğum değil;  barış içinde nasıl yaşayabileceğimiz.

Şimdi okuduğum haberlerden Suriyelilerin de uyumlu davranmaları ve kargaşa çıkarmamak için özellikle dikkatli olmaları gerektiğini anlıyorum. İnsanlar zaten Suriyelilere karşı; en ufak bir olayda; çok büyük bir tepki olabilir.Daha içimizde Türk-Kürt, Alevi-Sünni birlikteliğini sağlayamamışken; çeşitlilik sorunumuza Suriyeliler de eklendi. Belki zamanla aileler çocuklarının Suriyelilerle aynı okula gitmesini istemeyecek, Suriyelilerle evlenmeye karşı çıkılacak, şiddetli olaylar yaşanacak. Ya da silkelenip, kendimize gelecek ve tüm dünyaya insanlık dersi vereceğiz.Farklılıklarımızı zenginliğe dönüştürerek; birlikte yaşamanın bir yolunu bulacağız.Ben yapabileceğimize inanıyorum.